Abdullah DAİ
Dil ile cihad hareketi

 

                Cihad, bütün hayırlı ve Salih amelleri içinde barındıran kuşatıcı en hayırlı ve salih ameldir… Allah yolunda olup hayırlı ve salih amelleri emrolunduğu gibi işlemek ve bunda sadredip direnmek cihadı hakkıyla yapmak demektir... Yegâne Rabbimiz Allah’ın emirlerini, yegâne örneğimiz ve hayat önderimiz Rasulullah(s.a.s.)’in sünneti’nde olduğu gibi yerine getirmenin adıdır cihad…

                Cihad, Âlemlerin Rabbi Allah’a gereği gibi ibadet ederken, yola çıkan veya yola konulan bütün engelleri meşru çerçevede aşmanın çabasıdır… Cihad, “es-Sırate’l-Mustakîm”den ayrılmamanın ve kalb ile ayağın kaymaması için var olan gayreti sarfetmenin, bu konuda tüm gücüyle direnmenin çalışmasıdır…

                Bundan dolayı Rabbimiz Allah Teâlâ:

                “Allah (yolun)da gerektiği gibi cihad edin!”(1) emrini vermiştir…

                “Allah’a katıksız iman eden ve O’na ibadette hiçbir şeyi ortak kılmayan, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet, her hâlinde dengeli, adâletli vasat ümmettir…”(2)

                Vasat ümmetin muvahhid mü’min Müslüman her ferdi de vasat olmalı ve her türlü aşırılıktan uzak durmalıdır… İfrât ve tefrîte düşmeden kendisinden başka hüküm koyucu rab, melik ve ilâh bulunmayan Âlemlerin Rabbi Allah’a gereği gibi ibadet etmeli, itaati gerçekleştirmelidir…

                Cihad, yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ’nın hükümlerini hayata hakim kılmanın ve her şeye rağmen bu hükümler gereği yaşamanın gayretidir. Barış ortamında da, savaş ortamında da, vasat ümmet olmanın değişmez adâlet ölçüsüyle hareket eden muvahhid şahsiyet, üzerine düşen cihad vazifesini yerine getirir… Barış ortamında, üzerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirmek için gayret sarfeden muvahhid mü’min kul, Allah adına gereği gibi cihad etmektedir… Katıksız imanına hiçbir şirk, küfür, bid’at ve hurafe karıştırmadan yalnızca Rabbi Allah’a ibadet etmek için, Önderi Rasulullah(s.a.s.)’in Sünneti’ne tabi olan muvahhid mü’min kul, Allah yolunda cihaddan başka bir şey yapmıyordur…Malıyla, canıyla üzerine düşen kulluk görevini hakkıyla yerine getirme çabasında olan böyle bir kul, Allah yolunda savaş gündeme geldiğinde de aynı gayreti sarfeder ve savaş ortamında malıyla, canıyla cehdini ortaya koyar…Her zamanda ve her mekânda üzerine düşen kulluk vazifesini gereği gibi yerine getiren muvahhid mü’min kullar, Allah yolunda cihad eden mücahidlerdir… Barış ortamında ve ganimet günlerinde emrolunduğu gibi ibadet eden muvahhid mü’min kullar, savaş gündeme geldiğinde hemen savaşa kuşanır ve hiçbir tereddüd göstermeden üzerine düşen kulluk görevini yerine getirmeye çalışır…

                “Cihad ve mücadele ise, düşmana karşı savunma yaparken var gücünü kullanmaktır.” diyen Rağıb el-Isfahânî(r.h.a.), “Müfredât” adlı meşhur eserinde “Cihad’ın üç çeşit” olduğunu beyanla şunları kaydeder:

                “1- Düşmana karşı mücahede.

                  2-Şeytana karşı mücahede.

                  3-Nefse karşı mücahede.”(3)

                Cihad konusunda bu hakikatı beyan eden Rağıb el- Isfehânî, delil olarak şu ayet ve hadisleri zikretmektedir:

                “Allah (yolun)da da gerektiği gibi cihad edin.”(4)

                “Ağır ve hafif savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”(5)

                “Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velîsi olanlar bunlardır.”(6)

                “Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır. Öyleyse siz de onu düşman edinin.”(7)

                Fudale b. Ubeyd(r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:

                “Mücahid, nefsine karşı cihad edendir.”(8)

                Ebu Zerr(r.a.)’dan.

                Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:

                “En faziletli cihad, kişinin nefsi ve gayr-ı meşru istekleriyle cihad etmesidir.”(9)

                Fudale(r.a.)’dan

                Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:

                “Mücahid, Allah’a itaat yolunda nefsi ile cihad eden kimsedir. Muhacir ise, hâtâ ve günahlardan kaçınan kimsedir.”(10)

                İmam Tîbî(r.h.a.), bu konuda “Mazhar” dan naklen şöyle diyor:

                “Yani sadece küffarla çarpışan Mücahid değildir. Bilakis Mücahid, kendi nefsiyle çarpışan, Onu, Allah Azze ve Celle’nin taatinde icbar eden, teklifî hükümleri ona yükleyerek yürütendir.(sorumlu tutandır). Zira kişinin nefsi, dahilî düşman olduğu için, hârîcî olan küffar düşmanından daha zordur. Zira ondan ayrılmaz ki!.. Amma küffar olan düşman, hâricî düşman olduğundan, bazen karşısına gelir, çoğu zaman karşılaşmaz. Daimî beraber olan    düşmanı öldürmek, küffarı öldürmekten daha güzeldir.”

                İmam Tîbî, devamla diyor ki:

                “Ben derim ki: kendisine Mücahid denilebilecek zat, evet, nefsiyle çarpışandır. Zira, el- Mücahidu’nun önündeki “elif-lâm” tarif harfi cinstir. İş böyle olunca, küffarla savaşmaktan önce hazırlık yapmak da bu cihaddır. Nitekim buna, ribat: düşmana karşı hazırlık yapmak denir.”(11)

                İslâm topraklarını işgal edip, İslâm’ı toplumsal hayattan tamamen kaldırarak, onun yerine ilâhlaştırdıkları nefislerinden kaynaklanan şirk ve küfür hükümlerini hakim kılan egemen zalim-müşrik tağutlarla fiilî savaştan önce, çok dikkatli bir hazırlık şarttır… Nefsin terbiyesini gerçekleştirerek ve gayr-ı Meşru yani İslâm’a aykırı isteklerini redderek kendisini Allah yolunda müşriklerle savaşmaya hazırlayan mücahiddir… Böyle bir hazırlık döneminden geçen ve olgunlaşan muvahhid mü’min Mücahid şahsiyet, Allah’ın izni ve yardımıyla savaşsız zamanlarda başarılı olduğu gibi, savaş sırasında da muzaffer olur!...

                Rağıb el- Isfehânî(r.h.a.)’in de beyan ettiği gibi Mücahid, yalnızca mustevlî müşriklerle savaşan değil, aynı zamanda hem en büyük düşman olan şeytan ile ve dahilî düşman olan şeytan ile ve dahilî düşman olan nefsi ile de savaşan, yani her anı cihad ile geçen muvahhid bir şahsiyettir…

                Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah(s.a.s.), bundan dolayı dil ile cihadı, mal ve can ile cihadla beraber beyan buyurdular…

                Enes b. Malik(r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:

                “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.”(12)

                “Bülûğu’l- Meram Şerhi” inde bu hadisin açıklamasında şunlar kaydedilmiştir:

                “Hadis-i Şerif, mal, can ve dille mücahede etmenin vücûbuna delildir. Mal ile cihad, onu, mücahidlerin nafaka ve silahı gibi şeylere sarfetmektir.(13) Can ile cihad ise, fiilen küffarın karşısına çıkarak onlarla harbetmektir.

                Bir çok ayetlerde:

                “Mallarınızla, canlarınızla cihad edin.”(14) buyrularak bu mânâ ifade edilmiştir.

                Dille mücahede, kâfirlere karşı delil getirmek Onları Allah’a imana davet etmek, harbeden iki taraf, karşı karşıya geldikleri vakit, “Allah Allah” veya buna benzer sözlerle düşmanı kahr-u tenkîl etmektir.”(15)

                Rabbimiz Allah Teâlâ, Rasulullah(s.a.s.)’in ve mü’min Müslümanların, kendi yolunda cihad ettiklerini şöyle beyan buyuruyor:

                “Amma Rasul ve O’nunla birlikte olan mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler onlardır.”(16)

                “Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki onlar, Allah’a ve Rasulüne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık(doğru) olanların tâ kendileridir.”(17)

                Allah yolunda olan muvahhid mü’minler, her hâllerinde cihad üzeredirler… Kâfir ve müşriklerle savaş alanında karşı karşıya geldiklerinde, Allah’a dayanır ve büyük bir sabırla cihad ederler… Savaşın olmadığı zamanlarda ise, yine malları ve dilleriyle cihad ederler… Mallarını helâl yollardan kazanıp, Allah ve Rasulü(s.a.s.)’in emrettiği helâl yollara sarfederler… Zekat, sadaka ve infâk vazifelerini hakkıyla yerine getirirler… Ticaret piyasasına Allah’ın hükümlerini egemen kılma cihadını gerçekleştirir, alış-verişin helâl ilkeler çerçevesinde olmasını sağlar, haram yolları kapatır ve helâllerin önündeki engelleri kaldırırlar… Helâlden kazandıkları servetlerini, Allah’ın hükümlerinin hayata hakim olma konusunda harcar, mücahidlere ve ailelerine yardım ederler…

                Dil ile cihadda gelince:

                İnsanlara İslâm’ı tebliğ eder, onların akıllarının ölçüsünce onlara hitab eder, akıllarını erdirmeye çalışır, seviyelerine göre konuşur, hidayet bulmalarına vesile olmaya çalışır… Kâfir ve müşrikleri İslâm’a davet etmek için dili ile cihad eden muvahhid mü’minler, yine dili ile mü’min Müslümanları uyarır, onlara nasihat eder, emr-i bi’l-Maruf ve nehy-i ani’l-münker yapar, onları kitab ve Sünnet emrince eğitmeye gayret eder… Onları, dilinden ve elinden selâmet kılar… Diliyle ve eliyle, mü’min Müslümanlara asla eziyet etmez… Onların dedi-kodusunu ve gıybetini yapmaz…

                Abdullah b. Amr(r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:

                “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların selâmette kaldığı kimsedir. Muhacir de, Allah’ın nehyettiği şeyleri terk edendir.”(18)

                Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ’nın insan kulları için önderler ve örnekler kıldığı bir çok Rasul ve Nebîler, ömür boyu dil ile cihad ettiler… Yegâne hayat düstûrumuz Kur’ân-ı Kerim’den ve Rasulullah(s.a.s.)’in sahih hadislerinden apaçık anlaşıldığı gibi, başta Nûh(a.s.) olmak üzere, tek başına bir ümmet olan ve put kıran İbrahim(a.s.), Lut(a.s.), Hud(a.s.), Salih(a.s.), Yakub(a.s.), Yusuf(a.s.), Eyyub(a.s.), Musa(a.s.), Harun(a.s.), Zekeriya(a.s.), Yahya(a.s.) ve İsa(a.s.), müşrik ve kafirlerle fiilî bir savaşı gündeme getirmemiş, onlarla dilleriyle cihad etmişlerdir… Onlara, Allah’dan gelen vahyi tebliğ etmiş ve onları Allah’a davet eylemişlerdir…

                Rabbimiz Allah en son Rasulü ve en son Nebîsi Muhammed(s.a.s.)’e, Mekke döneminde şu emri vermişti:

                “Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara(Kur’ân’la) büyük bir cihad ver.”(19)

                İmam Kurtubî(r.h.a.), bu ayetin tefsirinde şunları beyan etmiştir:

                “İbn Abbas, Kur’ân ile, İbn Zeyd de İslâm ile diye açıklamışlardır. Kılıç ile cihad et, anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir. Zira sûre, Mekkî bir süredir ve savaş emrinden önce nazil olmuştur. “Büyük bir cihad”dan kasıd, aralıksız ve durgunluk devresi olmayan bir şekilde cihad etmektir.”(20)

                Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

                “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”(21)

                Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubî(r.h.a.) şunları kaydetmiştir:

                “Bu ayet-i Kerime Mekke’de, kureyşlilere karşı silah kullanmama emrinin verildiği, buna karşılık Hz. Peygambere, Allah’ın dinine ve şeraitîne nazik ve yumuşak ifadelerle, sert ve azarlayıcı olmayan ifadelerle davet etmekle emrolunduğu sırada inmiştir. Müslümanların, kıyamet gününe kadar bu şekilde öğüt vermeleri gerekmektedir. O bakımdan bu ayet-i kerime, muvahhid olup günahkâr kimselere nisbetle muhkemdir. Ancak kâfirlerle savaş bakımından nesh olunmuştur.

                Kâfirlere karşı bu hâlleri uygulaması ve savaşmaksızın bu yolla iman edeceği umulan kimseler hakkında bu ayet muhkemdir de denilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.”(22)

                Dil ile Cihad, Rasulullah(s.a.s.)’in ve Mü’min Müslümanların, müşriklerin işkencesi altında bulundukları Mekke döneminde gündemde olduğu gibi, İslâm’ın egemen ve devlet olduğu, mü’min Müslümanların işkenceden kurtulup hürriyete kavuşarak iktidar oldukları Medine döneminde de gündemde olup devam etmiştir… Rasulullah(s.a.s.)’in uygulamasından ve savaşa gönderdiği mücahidlerin başına tayin ettiği emirlere verdiği talimatnâmelerden anlaşıldığı gibi dil ile cihad, kıyamete kadar devam edecektir…

                İbn Abbas(r.a.) anlatıyor:

                Rasulullah(s.a.s.), Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderdiği sırada O’na hitaben şöyle buyurdu:

                “Sen, Kitab Ehli olan bir kavim üzerine valî gidiyorsun. Onlara vardığın zaman kendilerini Lâ İlâhe illallah ve enne Muhammed’en Rasulullah düstûruna çağır…”(23)

                Sehl İbn Sa’d(r.a.) anlatıyor:

                Rasulullah(s.a.s.), Hayber gününde:

                “Müslümanların şu bayrağını yarın bir kişiye vereceğim ki Allah, Hayber fethini onun iki elinde müyesser kılacaktır. O, Allah’ı ve Allah’ın Rasulünü sever, Allah ve Rasulü de onu sever…” buyurdu.

                Bunun üzerine orada bulunan Sahabîler, gecelerini, bayrak, onlardan hangisine verilecek diye bir karışıklık ve ihtilaf içinde geçirdiler. Sabaha girdiklerinde insanların hepsi, bayrağın kendilerine verilmesini umarak Rasulullah(s.a.s.)’in huzuruna girdiler.

                Fakat Rasulullah:

                “Ali İbn Ebi Talib nerede?” diye sordu.

                -Ya Rasulullah, O, iki gözünden şikayet ediyor, denildi.

                Rasulullah:

                “ O’na haber gönderin(gelsin)!” buyurdu.

                Akabinde Ali, huzura getirildi. Rasulullah, Ali’nin gözlerine üfleyerek püskürdü ve duâ etti. Ali, hemen iyileşti, hattâ kendisinde hiç ağrı yokmuş gibi oldu. Rasulullah, sancağı Ali’ye verdi.

                Ali:

                -Ya Rasulullah, Hayber Yahudîleriyle, onlar da biz gibi(Müslüman) oluncaya kadar savaşacak mıyım? diye sordu.

                Rasulullah:

                “Ya Ali, yavaş yavaş ilerleyip onların açık ve geniş meydanlarına ininceye kadar içlerine girip sokul. Sonra onları İslâm’a davet et! Ve İslâm içinde üzerlerine vacib olan Allah haklarını onlara haber ver.

                Allah’a yemin ederim ki Allah’ın, senin irşadınla bir tek kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kırmızı develere sahib olmandan daha hayırlıdır.” buyurdu.(24)

                Hanefî Mezhebi’nin mezhebde müctehid ulemâdan İmam Muhammed b. Hasan eş. Şeybânî(r.h.a.), “Siyeri’l- Kebir” adlı meşhur eserinde şu olayı anlatır:

                “Ata’ b. Yesâr’ın rivayetine göre Rasulullah(s.a.s.), Ali’yi bir yere gönderdi” ve O’na şöyle buyurdu:

                “Haydi, arkana bakmadan git! –Yani sana ne emrettim ise hepsini yap.-”

                Ali(r.a.):

                -Ya Rasulullah, onlara nasıl davranayım? diye sordu.

                Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurdu:

                “Onların bulunduğu alana vardığında onlar seninle savaşmadan, onlarla savaşma. Şayet seninle savaşmaya başlarlarsa, senin taraftan birini öldürünceye kadar sen, savaşa başlama. Bir de senin taraftan öldürdükleri kimseyi onlara göstermedikçe de onlarla savaşa girme.

                Onlara, O öldürüleni gösterdikten sonra şöyle de:

                -Hâlâ, Lâ İlâhe İllallah demeyecek misiniz?

                Şayet söylemeyi kabul ederlerse, onlara de ki:

                -Namaz kılacak mısınız?

                Şayet:

                -Evet, derlerse,

                Onlara de ki:

                -Mallarınızdan zekat verecek misiniz?

                Bunu da kabul ederlerse, artık onlardan başka bir şey isteme.

                Allah’a yemin ederim ki Allah’ın, senin vasıtanla birini hidayete kavuşturması, senin için güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır!”(25)

                Süleyman b. Büreyde, babasından naklediyor:

                Rasulullah(s.a.s.), bir orduya veya müfrezeye kumandan tayin ettiği zaman kendisine, hassetsen Allah’ın takvasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder, sonra şöyle buyururdu:

                “Allah yolunda Besmele ile savaşın! Allah’a küfredenlerle çarpışın! Savaşın, amma ganimete hiyanette bulunmayın! Gadir etmeyin, ölülerin burnunu, kulağını kesmeyin! Çocuk öldürmeyin!

                Müşriklerden olan düşmanınla karşılaştığın zaman onları, üç haslete(veya üç güzel huya) davet et! Bunların hangisinde sana icabet ederse, onu kabul et ve kendilerini bırak! Sonra:

                Onları, İslâm’a davet et! Şayet sana icabet ederlerse, onu kabul et ve kendilerini
(serbest) bırak!

                Sonra kendilerini, yurtlarından muhacirler diyarına göçmeye davet et. Ve onlara haber ver ki, bunu yaparlarsa, muhacirlerin lehine olan onların da lehine, aleyhine olan onların da aleyhine olacaktır. Yurtların göçmeyi kabul etmezlerse, onlara haber ver ki, Müslümanların bedevîleri gibi olacaklar. Kendilerine, Allah’ın mü’minler üzerine cereyan eden hükmü uygulanacak ganimet ve haraçta hiçbir hakları olmayacaktır. Meğer ki, Müslümanlarla birlikte mücadele edeler!

                Eğer bunu kabul etmezlerse, onlardan cizyeyi işte. Şayet sana icabet ederlerse, onu kabul et ve kendilerini (serbest) bırak!

                Kabul etmelerse, artık Allah’tan yardım dileyerek onlarla savaş!...”(26)

                İslâm ordusunun müşrik-kâfir ordularla savaştığı savaş meydanlarında, bazen şairler karşılıklı atışırlardı… Bu atışmalar, soğuk savaşın bir çeşidi idi… Müşrik-kâfirlerle dil ile cihad, savaş meydanında çok faydalı olmakta ve düşmanın moral gücünü kırmakta idi…

                el- Berfa(r.a.) anlatıyor:

                Rasulullah(s.a.s.), Hassan İbn Sabit’e hitaben:

                “Sen de müşrikleri hicvedib kötüle yahud onların hicivlerine  karşılık ver! Cibril’de seninle beraberdir.”(27)

                Ümmü’l- Mü’minin Aişe(r.anha)’dan.

                Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:

                “Hassan, onları hicvetti ve hem şifa verdi, hem de şifa buldu.”(28)

                Enes b. Malik(r.a.) anlatıyor:

                Rasulullah(s.a.s.), kaza umresi’nde Mekke’ye girdi ve (şair) Abdullah İbn Revaha, Rasulullah’ın önünde yürümekte ve şöyle demekte idi:

                -Ey küffar dölleri, çekilin O’nun yolundan,

                Bu gün size, O’na indirilen Kur’ân gereği indirebiliriz.

                Bir darbe ki, bütün başları mevzilerinden kaldırır.

                Ve en yakın dosta, en yakın dostunu unutturur!

                Bunun üzerine Ömer(r.a.), O’na:

                -Ya İbn Revaha, Rasulullah’ın önünde ve aynı zamanda Allah’ın Haremi’nde şiir mi söylüyorsun? dedi.

                Rasulullah(s.a.s.):

                “Ya Ömer, O’nu serbest bırak! Çünkü onlara(müşriklere) bu şiirler(in tesiri) okların tesirinden daha seridir.” buyurdu.(29)

                Hangi ortam ve hangi şartlarda olursa olsun muvahhid mü’minlerin malları ve canları ile cihad ettikleri gibi dilleri ile de cihad etmeli ve bu cihadı ihmal etmemelidirler… İslâm’i tebliğ ve İslâm’a davet etmek dil ile cihaddır…Çeşitli vasıtalar kullanarak, gazete, dergi, kitab, televizyon, radyo, VCD, CD ve benzeri araçlarla dil cihadını sürdürmek gerek… Konferanslar, açık oturumlar, seminerler ve sempozyumlar da dil cihadının araçlarıdır… Ne mutlu Allah yolunda bu cihadı devam ettirenlere!...