Seyyid KUTUB
Nasıl Bir İslam'a Çağıralım

İnsanlar, İslâm'ın çeşitli şekillerde ortaya çıkan herhangi beşeri sosyal bir ideoloji, herhangi siyasal bir düzen olmadığını, İslâm'ın sadece İslâm olduğu­nu kavrayıncaya kadar onları bırakmamalıyız. İslâm bağımsız kişilik, anlayış ve kurumları ile in­sanlık için bütün beşeri ideolojilerin rüyasını gördü­ğünden çok daha iyisini gerçekleştirecek olandır. İslâm yüce, pak, uygun ve güzel bir şekilde Yüce Mevla'dan doğrudan doğruya sadır olandır.

 

İslâm'ın hakikatini bu şekilde kavradığımızda; bu anlayış bize, doğası gereği İslâm'ı; insanlara su­narken kendimizin tabi olduğunun hak, başkalarınkinin batıl olduğunu yakinen bilmenin sağladığı bir güç ve güven verecektir. İnsanlığın içinde bulun­duğu kötü durumu görerek, onları mutlu kılacak şe­yin ne olduğunu bilmenin rahatlığıyla, insanların sapıklığını görüp, hidayetin nerede olduğunu bilme­nin verdiği mutlulukla seslenmemizi sağlayacaktır.

 

Kesinlikle islâm'ı onlardan gizlemeyeceğiz, arzu­larını, sapık anlayışlarını okşamayacağız. Tamamen açık olacağız onlara karşı: Sizin içinde bulunduğu­nuz cahiliye, bir pisliktir ve Allah sizi temizlemek is­temektedir. Yaşadığınız hayat, bayağı bir hayattır. Allah sizi yüceltmek istemektedir. İçinde bulundu­ğunuz bu durum kötülük, sıkıntı ve acıdan ibarettir. Allah sizi affetmek, merhamet etmek ve mutlu kıl­mak istiyor. İslâm sizin anlayışlarınızı, kurumları­nızı, değerlerinizi değiştirecek, kavuştuğunuzda şu andaki yaşadığınız hayatı inkar edeceğiniz başka bir hayata; onu elde edince yeryüzünün her köşesindeki kurumlarınızı, küçümsemenizi sağlayacak yeni ku­rumlara; bütün bir yeryüzünde egemen olan değer­lerinizden sizi vazgeçirecek yeni değerlere sahip kı­lacaktır. Siz içinde bulunduğunuz kötü durumdan dolayı İslâmî hayatın gerçek yüzünü göremediniz. Çünkü; düşmanlarınız, yani bu dinin düşmanları, bu hayatın kurulmaması, bu düşüncenin bir vücud bulmaması için büyük bir gayret içindedirler. El­hamdülillah biz, Kuranımız, şeriatımız, tarihimiz ve geleceğine dair hiç bir şüphemiz bulunmayan dü­şüncemiz sayesinde bunun gönüllerimizde tezahür ettiğini görüyoruz.

 

İnsanlara İslâm'ı sunarken işte böyle davranma­lıyız. Çünkü bu hakikatin kendisidir. Çünkü ister Arap yarımadasında, ister İran'da, ister Bizans'ta veya başka bir yerde olsun İslâm insanlara ilk kez bu şekilde hitap etmiştir.

 

Onları hasta olarak değerlendirdi. Çünkü gerçek buydu. Onlara sevgiyle, sempatiyle hitap etti. Çünkü bu yapısından ileri gelen bir özellikti. Şüphe ve tereddüte mahal bırakmayacak bir şekilde kendini ortaya koydu. Çünkü bu onun yöntemidir. Hiç bir zaman "Onlara hayatlarınıza, kurumlarınıza, anla­yışlarınıza ve değerlerinize küçük düzeltmelerin dı­şında kesinlikle dokunmayacağını, ya da kendisinin onların kaynaştıkları düzen ve kurumlarına benze­diğini söylememiştir.

 

Günümüzde kimileri, İslâm'ı sunarken bazen "İslâm demokrasisi" bazen "İslâm sosyalizmi" bazen de dünyada egemen olan ekonomik, siyasal ve hukukî düzenlerin sadece "bazı İslâmi düzenlemele­re" ihtiyacı olduğunu söyleyerek İslâm'ın gerçek yü­zünü gizlemektedirler.

 

Hayır!.. Konu büsbütün farklıdır. Yeryüzüne ya­yılmış bulunan bu cahiliyeden, İslâm'a geçiş geniş ve uzun bir süreçtir. İslâmi yaşam biçimi, bugünün ve dünün cahiliye yaşam biçimlerinden büsbütün farklıdır. İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu bu sı­kıntılı durum; düzen ve kurumların bazı birimlerin­de yapılacak eksik ve yüzeysel düzenlemelerle bir çözüme kavuşturulamaz. İnsanlığın kurtuluşu an­cak bu geniş ve uzun süreçle, yaratıkların yöntemle­rinden Yaratan'nın yöntemine, beşeri düzenlerden beşerin Rabbinin düzenine, kulların egemenliğinden kulların Rabbinin egemenliğine geçişin sağlandığı süreçle başarılabilinir.

 

Bu, bir gerçekliktir. Bunun gibi diğer bir gerçek de, bunu açıkça

söylememiz, insanları şüphe ve tereddüt içinde bırakmamamızdır.

 

İlk başta insanlar bunu beğenmeyebilir, ürküp kaçabilirler. İslâm'a davetin başladığı ilk dönemde

de onu beğenmemişler, ürküp kaçmışlardı. Muhammed'in (s.a.v.) kendi düşüncelerini aşağılaması, tanrılarını ayıplaması, kurumlarını inkar etmesi, adet ve geleneklerinden uzaklaşıp kendi ve kendisiyle birlikte olan az sayıdaki müslümanla cahiliye düze­ninden farklı kurum, değer ve gelenekler ortaya koyması onları korkutmuş, ürkütmüştü.

 

Sonra ne oldu? Sonra ilk başta beğenmedikleri;

 

"Arslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere benzerler"'(Müddesir, 50-51) diye âyette ifade edildiği gibi ürkenler, onunla savaşanlar; ellerindeki bütün güçle karşı koydukları; Mekke'de zayıf iken korkunç iş­kenceler yaptıkları, Medine'de güçlü iken savaştık­ları, mü'minlerin Rabbine sığındılar.

 

Davet, ilk dönemde bugünkünden daha güçlü, daha iyi bir konumda değildi. Cahiliye tarafından görmemezlikten geliniyor, reddediliyordu. Makam ve mevki sahiplerinden uzak, Mekke vadisiyle sınır­lıydı. O vakit bütün bir dünyaya yabancıydı. Bütün ilke ve amaçlarıyla kendisini reddeden güçlü büyük imparatorluklarla etrafı çevrilmişti. Bütün bunlara rağmen, bugün olduğu ve yarında olacağı gibi güç­lüydü. Gerçek gücün unsurları bu akidenin yapısın­da gizlidir. Üzerine kurulduğu yalın ve açık gerçek­te... Gücüne uzun müddet karşı koyma imkanı bu­lunmayan fıtratla olan uyumunda... İnsanlığın eko­nomik, sosyal, bilimsel ve entellektüel alanlarda ge­lişme ve ilerlemesini sağlayacak güçte gizlidir.

 

Cahiliyenin bütün bir maddi gücüne karşı koyuşunda, bir tek ilkesinden bile ödün vermemesinde, cahili hevesleri okşamamasında, hiç bir şeyini gizlememe­sinde; İslâm'ın insanlar için bir hayır, rahmet ve bereket olduğunu açıklarken sergilediği açıklıkta gizlidir. Böylece en kötü, en zor şartlarda çalışma imkanını elinde bulundurmuştur.

 

İnsanları Yaratan; onların yapısını, kalplerine açılan kapıları, açık ve güçlü bir şekilde, eğip bük­meden Hakk haykırıldığında nasıl karşılık verilece­ğini bilir.

 

İnsan nefsinde, bir hayattan başka bir hayata geçiş özelliği, yeteneği vardır. Çoğu zaman bu ona cüzî bazı düzenlemelerden daha kolay gelir. Bir ha­yattan başka bir hayata tam bir geçiş ve dönüşüm diğerinden yani küçük düzenlemelerden daha üstün daha yetkin ve daha temizdir. Bu geçişi sağlayacak bazı gerekçeler vardır. İslâm düzeni yalnızca orada burada bazı yüzeysel değişiklikler yapacaksa, o za­man cahili düzenden İslâmî düzene geçişin gerekçe­leri nedir? Yürürlükteki düzenin ayakta kalması, mantığa daha yakındır. Çünkü en azından varolan bir düzendir. Restorasyonu ve düzenlenmesi müm­kündür. Bir çok özelliği ile ona benzediğine göre bu­nun yıkılmasına, yürürlükte olmayan ve uygulan­mayan bir düzene geçilmesine gerek yoktur.

 

İslâm adına konuşurken, onu insanlara sunar­ken sanki o itham altındaymış da bu ithamı bertaraf etmek için gayret eden bazı insanlar da görüyoruz. Bu tür gayretlerden biri şudur:

 

Çağdaş düzenlerin yaptıkları bazı şeyleri İslâm'ın yapmadığı, bu duru­mun İslâm için bir eksiklik, bir ayıp olduğu şeklin­deki değerlendirmelere karşı İslâm'ın bu konularda, yaptıkları çağdaş uygarlığın bindörtyüz yıl sonra yaptığından başka bir şey değildir. Ne bayağı, ne kö­tü bir savunmadır bu!.

 

İslâm, cahili düzenlerden ve onlardan kaynakla­nan yanlış uygulamalardan gerekçe almaz. Bir çok kimseyi hayrete düşüren, ruhlarını hezimete uğra­tan bu uygarlıklar,

aslında cahili düzenlerden başka bir şey değildir. İslâm'la karşılaştırıldığında onlar eksik, düşük ve bayağı kalırlar. Orada yaşayan hal­kın durumunun "İslâm ülkesi" ya da "İslâm dünya­sı" adı verilen yerlerde yaşayanlardan daha iyi ol­masının hiç bir önem ve değeri yoktur. Çünkü onla­rın, yani müslümanların bu kötü duruma düşmele­rinin nedeni müslüman olmalarından değil, İslâm'ı terkettiklerinden dolayıdır. İslâm kendini insanlara sunarken şu delile dayanır;

 

O, karşılaştırılamaya­cak bir şekilde onlardan daha iyidir. O düzenleri yerleştirmek için değil, değiştirmek; uygarlık kisve­sine bürünen bu çamur deryasında çırpmanı kutla­mak için değil, bu durumdan onu kurtarmak için gelmiştir.

 

Yürürlükte olan bazı düzen, ideoloji ve fikirlerdeki İslâm'a olan benzerlikler bizi bozguna sürükle­mesin. Doğudaki ve Batıdaki bu düzenleri reddedi­yoruz biz. Onların hepsini reddediyoruz. Çünkü İslâm insanlığın ulaşmasını istediği düzenle karşı­laştırılınca onlar geri kalmış düzenlerdir.

 

İnsanlara bu gerçekle seslenirken, fıtratlarının derinliklerinde bir düşünceden başka bir düşünceye, bir durumdan başka bir duruma geçişi sağlayacak genel İslâm düşüncesinin akidevî bir temelini sunu­yoruz onlara. Onlara şöyle seslenirsek ikna edici bir delil getirmeyiz.

 

Fiilen var olan bir düzenden; uygu­lanmayan fakat, yürürlükteki sisteminizi az bir de­ğişikliğe uğratacak başka bir düzene gelin. Bunun kanıtı da şudur. Siz şu konuda Onun yaptığı gibi ya­pıyorsunuz. O sizden adetlerinizin, uygulamalarını­zın bir kısmında değişiklik yapmanızı istiyor. Bu ko­nularda sizce çok değerli olanlar olduğu gibi kala­cak, onlara azıcık bile dokunulmayacaktır.

 

Görünüşte kolay görünen budur. Oysa işin aslı öyle değildir. Çünkü gerçek bundan farklıdır. Ger­çek, İslâm'ın düşünceleri, duyguları, düzen ve ku­rumlan, yasaları, kanunları, insanlığın yaşadığı cahiliye hayatını, cahiliye ile hiçbir bağı kalmayacak bir şekilde kökten değiştireceğidir.

 

Yeterli olan, on­ları kula kulluktan yalnızca Allah'a kulluğa; hem genel, hem de özel olarak geçişi sağlamasıdır.

 

 "Dile­yen iman etsin, dileyen de inkâr etsin." (Kehf, 29)

 

"Kim inkâr ederse, Allah alemlerden müstağni­dir." (Al-İmrân, 97)