| H. Özkan ŞAHİN |
| İlahi yükseliş |
|
İslam Türkiye toplumu tarihinin en köklü ve en etkin unsurlarından olmasına rağmen imparatorluğun batılılaşma sürecinin 1923’de Cumhuriyetle birlikte devlet ve etrafındaki güçler tarafından toplum için ideolojik bir gaye olarak belirlenişiyle İslam, geri kalışın birinci dereceden sorumlusu, gelişim için toplumla bütün bağlarının koparılması şart ve medeniyet yarışından geri bırakan suçlu bir unsur olarak görüldü. Bu sürecin başlaması ile başlarına ne geldiğini anlayamayan (ki sert bir kitlesel şaşkınlığa uğradılar çünkü yeni hükümetten çok daha farklı şeyler bekliyorlardı) ve gündelik hayatlarını İslam’ın ana referanslarının gösterdiği biçimde şekillendirdiğine inanan kitlelerin önce politika arenasında sıfır değerde olan (hatta artık iğrenilen) yaklaşımlarının irticai sayılması ve gündelik yaşamlarının içindeki bu politik değerlerin hiyerarşi piramidinin tepesinde oturanlar tarafından hakir görülüşü neticesinde kitlesel bir küskünlükle kendi içselliklerine kapanıp düzene karşı bir nevi yer altı inzivasına çekildiler. Bu süreç içersinde kapalılıkları koyulaşan kitleler bütün hakimiyetlerine son vermiş Cumhuriyetin ortadan kaldırdığı Osmanlı imparatorluğunun çeşitli dinamiklerini ağır bir fikri çaba ile üzerlerinde taşıyıp, bu dinamiklerle silahlanmış bir halde cumhuriyetle rövanşın kesişeceği zaman dilimini beklemeye başladılar.
Özellikle Türkiye’nin dünya ile kaynaşma adımları atmaya başladığı 1945-1955 arasındaki dönemde ortaya çıkan (tabela) demokrasinin gölgesinde büyük umutlar ve kısa bir süre sonra ülke tarihinin en acıklı maceralarından biri olan “Demokrat Parti” dönemi içersinde İslamcılık en cesur adımlarını attı. Bu süreç her şeyden önce seçilmiş kadroların Cumhuriyetin aristokrat kadrolarının zıddına İslamcılıkla yakın ilişkiler içine girebileceğini gösterdi. Ülke içindeki yarı serbest dönemde geniş halk yığınları Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan ve Mehmed Zahid Kotku gibi tekke-medrese kökenli din adamlarının geniş halk yığınları tarafından tanınmaya başlayıp, sevilip benimsendikleri bir dönem oldu.
1960 Askeri Darbesinin ardından, adeta çözülmemiş sorunlara dair bir açık hava hurdalığı olan Türkiye de Sosyalist hareketler gibi İslami hareketler de kitle bilinçlerine hitap etmede geniş bir faaliyet alanına sahip oldu. Ama eğer bir karşılaştırma yapılacak olursa İslamcıların hareket alanı gerek kadrolaşma konusunda ufakta olsa bir başarı elde etmiş taşra kökenli bürokrat çevrelerin sempatisi, gerek geniş halk yığınlarının büyüyerek gelen kitlesel destekleri, ( ve sonrasında da NATO güdümündeki Yeşil Kuşak tavizleri ile) sayesinde hareket alanı daha geniş ve hareket ortamı daha rahattı.
1960 askeri darbesinin ardından yükselmeye başlayan İslamcılık hareketinin fikir odağında, Osmanlı geleneği içersinde yetişmiş, tekke ve medrese kökenli önderleri görürüz. Bu önderler rejime karşı şiddetli eleştirilerden ve geleneğin dışındaki yargılardan uzak durdukları için kendi kitleleri bünyesinde sıkı bir cemaatleşme ve kaynaşmaya sebep oldular. Elbette ki rejime karşı şiddetli eleştirilerden uzak durmaları ve var olan durumdan memnun görünmeleri sayesinde üzerlerine herhangi bir resmi tepki toplamıyorlar ve darbenin doğurduğu yeni muhafazakar karakterli partiler için zengin bir oy potansiyeli taşımları sebebiyle de genellikle el üstünde tutuluyorlardı. Bu ortamda anayasal kurumlar içersinde yer edinmeleri çok zor olan bazı kimseler, yakın ilişkilere girmiş oldukları partileri kullanarak resmi kurumlarda da yer edinmeye başladılar[1]. Sosyalistlere daha ağır ve sağlam yürüyen İslamcıların bürokratik kurumlarda azda olsa yer bulması ve artık tüm kurumlarını yerleştirmiş olan cumhuriyet tarafından tahammül bulmaları, İslamcıların içinde birikmiş tarihi kinden doğacak şiddeti engellemeye yetiyordu.
Yeni grupların kurduğu yayınevlerinde yeniden tercüme edilerek Anadolu’nun en ücra kasabalarına kadar ulaştırılan yeni tip tefsirler[2] ve İslam Klasikleri[3] taşradaki eğitimsiz ya da az eğitimli kitleleri İslamcı kriterlerde şekillendiriyor ve zayıfta olsa laisizm ve cumhuriyete karşıt bir söylem gelişmesine etkin oluyordu. Varlığı içersinde hala dünya ile bütünleşememiş bir ülke konumunda olan Türkiye’deki İslamcı önderlerin yurtdışı ile herhangi bir bağlantılarının olmaması, önceki paragraflarda anlattığımız etmenler, devlet totaliterizminin halkı daha da koyu bir gelenekçiliğe bürümesi ve İslamcıların modern referanslar oluşturma konusundaki başarısızlığı 1950 den sonraki hareketin (bu süreci İran Devrimine kadar uzatabiliriz ) gelenekçi-Osmanlıcı bir cumhuriyet karşıtı bir hareket haline getirdi[1]. İslamcıların Cumhuriyete karşı bir türlü alternatif bir düzen kurgulayamamalarının şaşkınlığının pekiştirdiği bu anlayışla İslamcılar, aslında farkında olmadan vahiy ve sünneti arka plana atıp, Osmanlıcı, gelenekçi ve hatta Cumhuriyetin totaliterizminin ürettiği ana temalarla süslü (vatan, bayrak, millet, devlet) yapay bir model geliştirdiler. Cumhuriyetin İslam’a dair ne var ne yoksa yıkıp geçtiğine inanmış İslamcılar, yeniden yürürlüğe sokulacak İslam referanslı kanunlar ile Osmanlı benzeri bir devleti yeniden ihya ederek, Türklerin batı karşısında aldıkları yenilgilerin, asırlarca sömürülmüş İslam ülkelerinin intikamını alacak ve Müslüman Türkleri tekrar(!) dünyanın hakimi yapacaklarına inanıyorlardı. Bu ideali birçok İslamcı düşünürün ateşlice savunusunun sebebi elbette ki hem Kemalist cumhuriyet, hem de batıya karşı duyulan aşağılık kompleksi ve temelsiz, biçimsiz, sloganik bir tarih bilinciydi. Çünkü aynı zamanda İslamcıların, Batı2nın ve batı ideolojilerinin dünyaya verdiği huzursuzluğun kaynağına gönderme yapmada kullandıkları yegane araç “Osmanlı’nın ihtişamı ve milletleri kucaklamış adalet anlayışıydı!”.
Oysa tarihi realitelere baktığımızda rahatlıkla görürüz ki ne Osmanlı’nın tüm meşruluklarını İslam’dan almış bir ideolojisi vardı, ne de Anadolulu Türkler yüzünü batıya çevirmiş(!) Osmanlı Devletinin el üstünde tuttuğu biricik bir milletti. Anadolu Osmanlı’nın İran tecavüzlerine engel olmada ve Hicaz, Mısır eksenini kontrol altında tutmakta olduğu bir ileri karakol (ya da tampon bölge), Türkler ise en ufak isyanları şiddetle bastırılmış, düzene yabancı ve geri kalmış dev bir kitle, bir vergi ve asker deposuydu. Hem zaten Türkiyeli İslamcılar “Yeni Osmanlılar” olacak kadar derin ve köklü niteliklere sahip adamlar değillerdi (Tibi s.15). İslamcılar gerek Cumhuriyetçilerinde fikir babaları diyebileceğimiz Jön Türklerin etkisi ile ırkçı-milliyetçi özelliklere kavuşmuşlar, bu özelliklerini 1960’dan sonra kaynaştıkları muhafazakar sağcılıkla kaynaştırarak antikomünist uyarlamalarla pekiştirmişler ve Osmanlının evrensel tutumlarından ayrışmışlardı. Bu Jöntürk etkisi ve antikomünist uyarlamalar sayesinde kendi orijinal (Türkiyeli) vasıflarına kavuşan İslamcılar kucaklayıcı ve evrensel nitelikleri ön planda etkin bir dünya grubu yerine, Türkiye içine sıkışmış, bünyesinde karma-çelişik normlar barındıran, tartışılmazları, tabuları, dogmaları çok kapalı bir grup olarak şekillendiler.
Elbette sonucu ne olursa olsun İslamcıların Osmanlı merkezli kavrayışlarını yadırgamak büyük bir tahlil hatası olacaktır çünkü her ideoloji, her politik hareket, kitleler üzerinde haklılığını, köklülüğünü, süreğenliliğini ve insan için uygunluğunu kanıtlamak için tarih içerisinde kendine referanslar bulmak zorundadır. İslamcılığın ideolojik şekillenişindeki tercihini bu yönden kullanması bir nevide mecburidir çünkü zaten “Türklerin kendi tarihleri” içersinde kendileri için İslam merkezli, İhtişama sahip ve başarısını kanıtlamış başka bir model de yoktu.
İslamcı gelişimin ikinci safhasında (1979-2000) öncelikle İran Devriminin etkisiyle yeniden daha sağlam ve bilinçli adımlarla Osmanlıcı-Muhafazakar mantalite kısmen de olsa geri plana itilip yerine İslam Tarihi içerinden modeller (Başta Hz. Muhammed’in ve sahabelerinin yaşantısı) seçilerek, Suriye, Mısır, İran, Pakistan gibi politik İslami fikriyatın Türkiye’ye göre daha fazla yol kat etmiş olan ülkelerin yeni ve orijinal referansları etrafında gelenekçi olmayan “radikal” kavrayışlar etkinleşmeye başladı. Bu etkinliğin alt yapısı 1960 darbesinin ardından işlevselliği genişleyen üniversiteler sayesinde kentlerde aldıkları akademik eğitimi, evlerinde aldıkları geleneksel tekke medrese eğitimiyle kaynaştıran aydınların katkısı büyüktür. Çünkü politik İslami ideolojinin yeniden şekillenmesinde büyük emek sahibi olan bu yeni tip aydınların dünya, doğa, insan ve İslam konusundaki kavrayışları kendisinden bir iki önceki nesle göre daha kaliteli ve itinalıydı. Bu kalite kaygısından ziyade, kapalılıklarını koruma kaygısı çeken ve bu kaygıyla her geçen gün daha da yabancılaşan (tarikat-tasavvuf- cemaat) karakterli grupların karşısında genellikle akademi ve medya çevreleri tarafından “radikal” olarak nitelendirilen bu yeni okumuş grup körpe bir heyecanla atıldıkları yayıncılık işi ile yurt çapında elliden fazla yayınevi açarak, kısa bir sürede politik istençleri ve bu istençlerin aracı olan dili daha da sivrilterek kısmen yetkin sayılabilecek bir ideolojiyle, cüretkarda fikirlerini iktidar için bilemeye başladılar. Daha on on beş yıl önce, geçen sayfalarda bahsettiğimiz klasiklerden başkasını bulamayan kitleler karşılarına çıkan yayın denizi içersinde 1990’lara giden yolun en geniş açıklığını bularak biliçsel açlıklarını kısa sürede giderdiler. Artık çeşitlenmiş bu gruplar arasında fikri nitelikte uçurumlarda olsa ortak gayeleri olan İslami iktidar (!) hedefiyle kenetlenip, muntazam bir birliktelikle bir nevi bileşkeleri olan “Refah Partisini” iktidara taşıdılar. Türkiyeli laikler bu başarının geniş halk kitlelerine yayılarak katlanmasından korkup çoğu kez orduyu göreve çağırsalar da (!), kısa sürede herkes bu hareketin aslında gereğinden fazla şişirilmiş bir balon olduğunu anladı. İşte biz bu çalışmada bu balonun içini dolduran sebeplere ve “Radikal” islami söylemler ve katı bir cüretkarlıkla yola çıkan bu hareketin neden kısa bir sürede eski ideolojilerinden bir anda tamamiyle sıyrılıp, “liberal, merkez sağcı, kapitalist AKP” hareketine dönüştüğünü kavramaya çalışacağız.
Dipnotlar:
[1] Elbette ki bu parti-cemaat yakınlaşmaları kimileri tarafından parti kadrolarının dindarlığına ve muhafazakarlığına bağlansa da, bu partilerin önderleri ve kurucu kadroları, bu cemaatlerin standart dini yaşamlarına uzak, cumhuriyet kanunlarına sıkı sıkıya bağlı ve laik adamlardı. [2] Buradaki yeni tip tefsirlerden kastımız Said Nursi’nin Risale-i Nur’u gibi içinde rejim muhalifliği yapılan ve bağlıları tarafından üstün vasıflarla nitelendirilen eserlerdir. [3] Buradaki klasiklerden kastımız Mesnevi ya da Hüsn-ü Aşk gibi edebi-felsefi nitelikli eserlerden ziyade, Gazali ya da İmam Rabbani gibi tasavvufçu bilginlerin gündelik hayatı dini bir şekle sokmayı telkin eden anti-laik eserlerdir. [4] Said Nursi eserini Osmanlıca kaleme almıştı, İslamcı gruplar Osmanlı tarihini öğrenmeye ve bu tarihi Avrupa tarihine alternatif tutmaya özen gösteriyorlardı ve sonrasında İslamcı öğeler taşıyan Milliyetçi Hareket Partisi, parti bayrağı olarak üç hilalli Osmanlı bayrağını seçmişti. |